Finn Pavlovic
Veri Dosyası
Karakter Hikayesi
Finn Pavlovic, 15 nisan 1999’da Kreuzberg’de doğdu. Hayata gözlerini açtığı sokaklar; duvarları grafitilerle kaplı, kaldırımları bira şişeleriyle dolu, geceleri sigara dumanı ve kahkaha kokan, gündüzleri ise motor sesleriyle uyanan sokaklardı. Kreuzberg, sertti ama dürüsttü. İnsanları gibi… Finn daha çocukken bu semtin ritmini öğrenmişti. Gürültüyü, sessizliği, sadakati ve ihaneti.
Babası Hans, Kreuzberg’in eski ve saygı duyulan publarından birini işletirdi. Ahşap bar tezgâhı, yılların aşındırdığı zemin, duvarlardaki solmuş konser afişleri… Pub sadece bir mekân değil, bir sığınaktı. Annesi Ebru ise bir iş seyahati sırasında Berlin’e gelmişti. Yabancı bir şehirde, yabancı bir dilin ortasında, tesadüfen girdiği o pubda Hans’la tanışmıştı. Birkaç kelimelik bir sohbet, paylaşılan bir bira, ardından gelen uzun geceler… Finn’in kaderi, işte o barda yazılmaya başlamıştı.
Finn’in çocukluğu pubın arka tarafında geçti. Arka masalarda uyuyarak, bardakların tokuşma sesleriyle büyüyerek… Hans bazen onu kucağına alır, bar tezgâhının arkasına geçirirdi. “İnsanları izle,” derdi. “Bir barda herkes gerçek yüzünü gösterir.” Finn, daha küçük yaşta insanların yüzlerindeki yorgunluğu, öfkeyi, umudu okumayı öğrenmişti. En sevdiği anlar ise babasının Harley Fat Boy’unun arkasında Kreuzberg sokaklarını turladıkları zamanlardı. Rüzgâr yüzüne vurur, motorun titreşimi kalbine işlerdi. O anlarda dünya sessizleşirdi.
Finn için babasıyla geçirilen zaman kutsaldı. Pub’a gittiği günler, Hans’ın ona bira köpüğünün nasıl düzgün temizleneceğini anlatışı, motorla çıktıkları uzun ve sessiz sürüşler… Hayat o zamanlar basitti. Güvendiği bir baba, ait olduğu bir yer vardı. Ancak Finn 14 yaşına geldiğinde her şey tek bir gecede paramparça oldu. Hans, geç saatlerde pubdan çıktıktan sonra yaptığı bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Telefonun çaldığı o an, Finn’in zihnine kazındı. Annesinin yüzündeki donuk ifade, evin içindeki ölüm sessizliği… Finn için zaman o noktada durdu. Çocukluğu orada bitti.
Babasızlık, içine kapanık ve öfkeli bir çocuğun doğmasına sebep oldu. Finn artık konuşmuyor, gülmüyor, kimseyle bağ kuramıyordu. Annesi Ebru, oğlunu bu şehirde tutamayacağını anladığında, İstanbul’a dönme kararı aldı. Kreuzberg’den ayrılmak Finn için ikinci bir kayıptı. Babasının mezarı, pub, motor… Hepsi geride kalmıştı.
İstanbul’da hayat maddi olarak rahattı. Dedesi büyük tekstil fabrikalarının sahibiydi. Finn hep özel okullarda okudu, istediği her şeye sahipti. Ama hiçbir şey onu mutlu etmiyordu. Sınıflar ona dar geliyor, öğretmenlerin anlattıkları anlamsızlaşıyordu. Arkadaşları vardı ama hiçbiri gerçek değildi. Finn geceleri yalnız kalıyor, babasını düşünüyordu. Lise bittiğinde okumayı bıraktı. Hayatla kavga etmeye gücü yoktu. Daha çok babasından kalan motorla uzun sürüşlere çıkıyor, içindeki boşluğu rüzgârla doldurmaya çalışıyordu.
Bir gün, ani ve düşüncesiz bir kararla doğduğu yere, Kreuzberg’e geri dönmeye karar verdi. Artık kaçmayacaktı. Babasından ona kalan iki şey vardı: pub ve Harley Fat Boy. Berlin’e döndüğünde şehir onu tanıdı, o da şehri. Pub’ı devraldı. Artık sadece sahibi değil, aynı zamanda barmeniydi. Bardak yıkıyor, servis yapıyor, geceleri barın kapanışında tek başına masaları siliyordu. İnsanlar Finn’i sevdi. Çünkü o, babasının oğluydu.
En yakın arkadaşı Felix’ti. Onu çocukluğundan beri tanıyordu. Tıpkı babaları Hans ve Otto gibi… O dostluk, onlara miras kalmıştı. Zaman zaman Otto, Felix ve Finn chopper motorlarıyla uzun sürüşlere çıkarlardı. Yollar, motor sesi ve sessizlik… Finn bu anlarda hayata biraz daha katlanabiliyordu.
Pub’a sık sık motor kulüpleri uğrardı. Finn onlarla motor kültürü, yollar, hayat üzerine sohbet etmeyi severdi. Kendini ait hissediyordu. Ta ki Felix bir gece barın arka tarafında ona gerçeği söyleyene kadar. Kumar borcu vardı. Büyük bir borç. Ödemezse öldürülecekti. Finn düşünmedi bile. Pub’ı sattı. Paranın bir kısmını Felix’e verdi. Çünkü onun için dostluk, paradan daha değerliydi.
Ama Felix, Finn’i sırtından bıçakladı. Parayı aldı ve hiçbir şey söylemeden başka bir ülkeye kaçtı. Finn her şeyini kaybetmişti. Pub’ı satmıştı, dostunu kaybetmişti. Yine de pub’a gitmeye devam etti. Çünkü orası hâlâ babasının kokusunu taşıyordu.
25 yaşına geldiğinde annesini de kanserden kaybetti. Bu, Finn’i tamamen dağıttı. Artık tutunacak kimsesi yoktu. Günleri motor sürüşleri, alkol, esrar, yasa dışı dövüşler ve anlamsız gecelerle doldu. Dövüş, içindeki öfkeyi bir süreliğine susturuyordu. Yumruklar acıyı bastırıyordu.
Bu karanlık dönemde Sarah’la tanıştı. Sarah farklıydı. Finn’in sessizliğini yargılamadı. Onu olduğu gibi kabul etti. Finn uzun zaman sonra ilk kez huzuru tattı. Ama geçmiş, peşini bırakmadı. Sarah dövüşleri ve uyuşturucuyu öğrendiğinde her şey bitti. Finn onun için bu alışkanlıkları bıraktı ama bazı şeyler geri dönmezdi.
Kaybettiklerinin ağırlığıyla Finn, Kreuzberg’den de kaçmaya karar verdi. Ama bu sefer motorla değil. Motor, geçmişti. Bavulunu topladı. Harley’i son kez gördü. Ardına bakmadan havaalanına gitti. Uçağa bindiğinde camdan aşağı baktı. Kreuzberg küçüldü, kayboldu. Finn derin bir nefes aldı. Yönünü Los Santos’a çevirmişti. Yeni bir yol, yeni bir hayat ve belki de kendini yeniden bulacağı bir macera onu bekliyordu.