Amerikan KÖKENLİ

Aiden West

Veri Dosyası

Karakterinizin Yaşı
23
Oyuncu
wumqie

Karakter Hikayesi

Orlando’nun ender görülen karlı bir gününde, 2002 yılında Aiden West dünyaya geldi. Babası devlet memuruydu, annesi ise ev hanımıydı. Sevgi dolu ama bir o kadar da sıradan bir aile ortamında büyüdü. Çocukluğu, babasıyla doğada vakit geçirerek geçti. Özellikle kano sporuna duyduğu ilgi, babasının onu küçük yaşlardan itibaren nehir ve göllere götürmesiyle başladı. Aiden, okul yıllarında içine kapanık ve mesafeli biri olarak tanınıyordu. Yeni insanlarla tanışmaktan pek hoşlanmazdı ama dostlarına karşı tam anlamıyla farklı biriydi. Onlara karşı içten, eğlenceli ve güvenilirdi. Ortaokulun sonlarına doğru Marcus Blake ile tanıştı. Başlangıçta sıradan bir arkadaşlık gibi görünen bu ilişki, zamanla kardeş kadar yakın oldukları bir dostluğa dönüştü. 15 yaşından itibaren ayrılmaz ikili oldular. Aiden’ın hayatındaki en büyük tutkulardan biri kanoydu. Babasıyla birlikte sayısız kez suya açılmış, doğayla iç içe olmanın huzurunu keşfetmişti. Marcus’u da bu spora zorla dahil etti ve zamanla ikisi için de vazgeçilmez bir hobi haline geldi. Su üzerinde olmak, Aiden için hayatın kaosundan kaçış anlamına geliyordu. Kendini özgür hissediyor, kürek çekerken zihnini tamamen boşaltabiliyordu. Lise yıllarında akademik olarak ortalama bir öğrenci oldu. Mezuniyetinden sonra üniversiteye girmeyi başaramadı. Bunun üzerine birkaç yıl boyunca çeşitli iş fırsatlarını değerlendirmeye çalıştı. Ancak hiçbir işte uzun süre tutunamadı. Sonunda bir markette kasiyer olarak çalışmaya başladı, ancak sabırsız ve çabuk sinirlenen yapısı yüzünden bu iş ona uygun değildi. İnsanlarla sürekli etkileşimde olmak, her gün aynı döngüye sıkışmak ona ağır geldi. Bir yılın sonunda işten ayrıldı ve tüm birikimini o gece bir kulüpte harcadı. Ertesi sabah, baş ağrısıyla uyandığında aynadaki yansımasına baktı ve hayatının ne yöne gittiğini sorguladı. Marcus’la buluştuğunda ona hissettiklerini anlattı. Marcus, “Bir şeyleri değiştirmezsen, hep aynı yerde sıkışıp kalırsın.” dedi. Bunun üzerine, hafta sonu bir kamp yapmaya karar verdiler. Eski bir kamyonet kiralayıp göl kıyısına gittiler. Kano yapıp ateş başında saatlerce sohbet ettiler. O gece Aiden geçmişini ve geleceğini sorguladı. Orlando’da kalmaya devam ederse hayatının hiç değişmeyeceğini biliyordu. Kamp dönüşü, kendine yeni bir yol çizmesi gerektiğine karar verdi. Farklı yerler görmeli, yeni deneyimler yaşamalıydı. Bu sırada şans eseri bir motor tamircisiyle tanıştı. Garajda çalışmaya başladı ve mekanik işlerle uğraşmanın ona iyi geldiğini fark etti. Ellerini kirletmek, makinelerin nasıl çalıştığını öğrenmek ona bir süre huzur verdi. Ancak bir süre sonra, yine sıkışmış hissetmeye başladı. Bir gün kasabada düzenlenen bir kano yarışmasına katılmaya karar verdi. Marcus’la birlikte günlerce antrenman yaptılar. Yarış günü geldiğinde, suyun üzerinde kendini tamamen özgür hissetti. Ancak son metrelerde yarışı kaybetti. Önce hayal kırıklığı yaşadı, fakat Marcus ona yarışın sonucu değil, sürecin önemli olduğunu hatırlattı. Bu, Aiden’ın zihninde bir aydınlanma yarattı. Hayatta her şeyin bir yarış olmadığını ve bazen sadece deneyimin bile anlam taşıdığını fark etti. Ancak Orlando hâlâ değişmeyen bir döngüydü. Aynı sokaklar, aynı insanlar, aynı rutinler… Bir çıkış yolu arıyordu. Derken, bir dergide Los Santos hakkında bir yazı gördü. Büyük fırsatlar şehri, heyecan dolu sokaklar, sınırsız olanaklar... Orada hayatına yeni bir yön verebileceğini düşündü. Fikri Marcus’a açtığında, dostu ona hak verdi. “Bazen gideceğin yeri bilmesen bile, hareket etmek zorundasın,” dedi. Los Santos’a gitme fikri ilk kez aklına düştüğünde, heyecanlanmıştı. Ama bu heyecan, kısa sürede yerini tarif edemediği bir huzursuzluğa bıraktı. Bir karar vermişti, evet, ama gerçekten gidebilir miydi? Gidebilse bile orada ne yapacaktı? Her şey bu kadar basit olabilir miydi? Küçüklüğünden beri alıştığı hayatı düşünüyordu. Orlando’nun tanıdık sokakları, çocukluğunu geçirdiği ev, Marcus’la kanoyla açıldıkları göller, lisenin bahçesinde geçirilen öğle araları… Tüm bunları geride bırakmak, Aiden için bir evi terk etmekten fazlasıydı. Geçmişini, kim olduğunu, varlığının kök saldığı yeri bırakıp gitmek demekti. Bu düşünceler içinde kıvranırken, bir akşam Marcus’la buluştu. Barda oturmuş, ikisi de uzun zamandır konuşmadıkları gibi konuşuyorlardı. Aiden, zihninin içinde dönüp duran düşünceleri en sonunda dile getirdi. “Ya olmazsa?” dedi, Marcus’un gözlerinin içine bakarak. “Ya oraya gidip hiçbir şey bulamazsam? Ya daha da kaybolursam?” Marcus, bardağını masaya koyup hafifçe gülümsedi. “Kaybolmak kötü bir şey mi?” diye sordu. Aiden kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?” “Bazen kaybolman gerekir,” dedi Marcus. “Ne istediğini bulmak için önce ne istemediğini anlamalısın. Ve şu an, burada kalırsan, bunu asla öğrenemeyeceksin.” Aiden başını eğdi, bardağıyla oynadı. Marcus haklıydı, ama içindeki korku hala oradaydı. Orlando, ne kadar sıkıcı olursa olsun, tanıdık bir yerdi. Burada kim olduğunu biliyordu. Los Santos’ta ise… Hiçbir şey net değildi. Eve döndüğünde, odasında bir süre tavana baktı. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu, ama değişim korkutucuydu. İnsan, alıştığı şeylere tutunmayı daha çok severdi. Tanıdığı, bildiği hayatta olmak her zaman daha güvenliydi. Yeni bir şey yapmak, bilinmeyene adım atmak, insanı rahatsız ederdi; fakat bir yandan da bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissediyordu. Ama güvenli olan her zaman doğru muydu? Bu düşüncelerle sabaha kadar uyuyamadı. Değişim, onun için kapıyı aralamıştı. Aiden, içeri girip girmemeye karar vermek zorundaydı. Los Santos’a gitmeye karar verdiğinde, Marcus’la son bir veda yolculuğuna çıktılar. Göl kıyısına gidip son kez birlikte kano yaptılar. Eski anılarını hatırladılar, kahkahalar attılar. Sabah olduğunda, Aiden eşyalarını topladı ve yola koyuldu. Önünde ne olduğunu bilmiyordu ama en azından artık bir hedefi vardı. O şehirde onu neyin beklediğini bilmese de, değişime hazırdı. Yeni bir hayatın kapısını aralamak için Los Santos’a doğru yola çıktı. Yolculuğuna başlamadan önce, son birkaç gününü Orlando’da dolanarak geçirdi. Çocukluğunu geçirdiği mahallede dolaştı, eski okulunun önünden geçti, lisede en çok vakit geçirdiği parkta oturdu ve hafızasını tazeledi. Yıllardır hiç konuşmadığı bazı eski arkadaşlarına mesaj attı ve kısacık bir veda etti. Son gece, Marcus’la bir barda oturup saatlerce konuştular. Marcus ona, “Ne olursa olsun, burada bir evin var,” dedi. Aiden bunu duyduğunda, Los Santos’un belki de geri dönülmez bir yol olmayabileceğini düşündü. Yolda, eski bir benzinlikte mola verdi ve bir kamyon şoförüyle uzun bir sohbet etti. Adam, yıllardır yolları arşınladığını ve her yeni şehirde farklı bir macera yaşadığını anlattı. Aiden, adamın anlattıklarını dinlerken içindeki heyecanın arttığını hissetti. Yolculuk sırasında defalarca durdu, küçük kasabalarda yürüyüş yaptı, yol kenarındaki lokantalarda yemek yedi. Ne kadar ilerledikçe, hayatındaki eski yüklerinden o kadar uzaklaştığını hissediyordu. Los Santos’a vardığında, devasa binalar, yoğun trafik ve hareketli sokaklarla karşılaştı. Bir süre arabasının içinde oturdu, etrafına baktı ve buraya gerçekten ait olup olmadığını sorguladı. Fakat bir karar vermişti ve artık geriye dönüş yoktu. Derin bir nefes aldı, arabasından indi ve kendini bu yeni dünyanın içine bırakmaya karar verdi. İşte o an, hayatının gerçekten başladığını hissetti.